Düşünen Resimler
Sergiye hazırlanırken sanatçının içini bir heyecan kaplar. Atölyesinde, bir resimden diğerine koşturup, vurulacak son birkaç darbe muhakkak bulunur. Çünkü resim, mükemmeli bulmak değil, mükemmeli aramaktır.
Bu resim, bu serginin ''boyası en kuru'' resimlerinden... Nedeni, bu resmin benimle birlikte Gölcük'te 17 Ağustos Depremi'ni yaşamış olmasıdır. Depremden birkaç saat sonra eve döndüğümde, pek çok şey gibi, bu güzelin de yerlere savrulmuş olduğunu görmek beni çok hüzünlendirmişti. Kimbilir; sakin sakin yaslandığı duvarın bir anda kendini büyük bir hızla yere attığı anda neler düşünmüştür...
Evet. Resimler düşünür. Resimler, ona can veren tualden, fırçaya;boya üreticisinden, çerçeveciye ve sanatçının beyin rahmine düşünce olarak düştükten sonra size ulaşana değin, şekillenme ve renklenme aşamalarında, her şeyin varlığından bir ses, bir nefes, bir enerji alır. Ödediğiniz bedel, işte bu çaba içindir.
Bu resmimde beni kendine çeken en önemli unsur ; denge... Resim, zemine çok sağlam basan bir kararlılık ve özgüven içeriyor. Resmimin sağ üst köşesinde pastelleştirdiğim renklerle, güçlü çiçeklerimin soluk aldığı boşluğu şekillendirdim.
Kendini depremde iten duvarla resmimi barıştırıp, yeniden eski yerine astıktan sonra, ona bir deprem anısı koymadan edemezdim... Saksının altında uzayan kırmızı çizgi, bu düşüncenin sonucunda oluştu.
Sevgili sanatsever! En zor dönemlerimde, yere sağlam basma duygusu aktararak bana güç veren bu resmimin sizde de benzer duygular uyandırmasını diliyorum. Beraberce yolunuz açık olsun.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 52
başa dön
***
Dibi Bulamama
Birisi ''Resim yaparken dinleniyorum'' dediğinde, kendi kendime ''Galiba ben bu işi bilmiyorum'' diyorum. Çünkü ben resim yaparken yoruluyorum. Hem de çok...
Sanatseverin karşısına ''Evet işte ben buyum'' diye çıkmaya karar vermeden önce beni bir telaş alıyor. Ne sunmalıyım? Kendi zihinsel evrimimi renklere, desenlere aktarma becerisini gösterebilecek miyim? Daha da önemlisi; yoğunlaşabilecek miyim? İşte bu taşlar yerine oturduktan sonra, insan, kolları sıvayıp kendini deli gibi bir tempoya teslim edebiliyor.
Şu anda sizinle buluşan bu resim, '' Resim nasıl zenginleştirilebilir? '' sorusundan türedi. Doğaldır ki; bunun pek çok yolu var. Bu resimde, bir çerçeveye üç ayrı resmi yerleştirerek onu zenginleştirme yoluna gittim.Tamamen bağımsız üç ayrı çiçek kümesini bir arada yaşamaya nikahladım beynimde...
Evet; karar beyinde oluşuyor. Ancak ondan sonra, tabir yerindeyse, tam bir durum muhakemesi yapıyorsunuz kurmayların kullandığı deyimle... Tuali nasıl üçe bölebilirim? Renk, derinlik dengeleri nasıl oluşsun? Üç ayrı çiçek kümesinin bir yandan bağımsızlıklarını korurken; diğer taraftan, aynı tuale binerek yaşam boyu sürecek '' kaderde, tasada, kıvançta ortak'' bir yolculuğa çıktıklarını hangi simgelerle izleyenlere aktarmalıyım? Resimde sol kesimin göreli karanlığında, çiçek saplarını en alta kadar - ki o, çiçeğin özüdür - indirirsem, kafamdaki ''dibi bulamama'' ; ama bu uğurda kararlı bir çaba içinde olma duygusunu, çiçeğin taç yapraklarındaki coşkulu renklerim ne ölçüde yansıtacak?
Resmimin sağ kesimi, hangi günyüzü hikayelerini oradaki kümelerle paylaşacak? Pencerelerden dökülen katman katman ışık hüzmesi, çiçeklerimde yaşamın hangi ''osmos'' evresini başlatacak?
İşte bu resim, bu duyguların ürünüdür. Herhalde ben bu nedenle, resim yaparken dinlenemiyorum ve çok yoruluyorum.
Yorulmaya devam...
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 54-55
başa dön
***
Çitler
Sizinle yalnız eserimi değil, onun arkasındaki düşünceyi de paylaşmak için bu mektubu yazıyorum.
Sergimdeki diğer resimlerde de dikkatinizi çekeceği gibi, bir süredir ''çitler'' üzerinde düşünüyorum. Sorguladığım ve henüz kendi cevabımı üretemediğim nokta şu: çitler neyi, neden, niçin korur? Bir şeyin girişine engel olan çit, benim çıkışlarımıda sınırlandırmaz mı? Çitin varlığı, dışarıdakilerde ''Acaba içeride ne var?'' merakını uyandırarak, korumak istediğimiz şeyin riskini daha çok artırmaz mı? Bizi rahatsız eden herşeye ne kadar çit koyabiliriz? Ülkelerin sınırları, yaya kaldırımları, caddeler, yasak bölgeler, evler, sinek kovucu ilaçlar, karınca önleyiciler, hepsi birer çit aslında... Ama en önemlisi; kendi zihnimize yerleştirdiğimiz binlerce çitin ürkütücü varlığı...
Sansürü yoğun bir şekilde eleştiren bizler, kendimize uyguladığımız otosansür çitinin ne kadar farkındayız?
Buna rağmen biliyorum ki ; yaşadığımız çevre tamamen steril değil ve biz de pek çok yönüyle kırılgan yaratıklarız. Bazı değerleri korumak için, yeterli ve abartısız çitlerin olması kaçınılmaz.
Çitleri bu duygularla çalıştım. Sizinle buluşan bu resimde ki gibi, diğer resimlerimde de çitleri hep simgesel düşündüm.Her yanı açık, geçit veren çitler benim tasarladıklarım.
Ve istedim ki; çitlerin engeli anımsatan izlenimi, çiçeklerimin özgürlüğü ve coşkusu tarafından bastırılsın.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf:56
başa dön
***
Soyut Resim
Resimlerimin yeni yol arkadaşları ile mektuplaşma düşüncesi, başlangıçta içimi çok ısıttı. Ama itiraf etmem gerekir ki; boyayla kendini ifade etmeye çalışan ve buna biraz da alışan ben, yazılarımda ''renksizlik'' kuşkusu taşıyorum.
Yazıda renk nasıl oluşturulur? Aslında, bu sorunun kolay bir cevabı var. Ver yazını matbaaya, cıvıl cıvıl boyasınlar. Ama benim demek istediğim o değil, benim kavgam; bir virgülle, bir ünlemle ya da bir kelimeyi başka bir kelimeyle melezleyerek renk üretmek.
Soyut çalışırken de böyle bir kuşkuyla çıkıyorum yola... Kendini ifade edememek, daha doğrusu; anlaşılamamak kaygısı sarmalıyor beni. Bana göre soyut resim; çektiğiniz çok güzel bir fotoğrafın ön yüzünün değil de arka yüzünün çerçevelenip sanatsevere sunulması gibi bir şey.O zaman niye o muhteşem fotoğrafı çekeriz, sonra neden tersini sergileriz? Buna mantıklı bir açıklama bulmak mümkün mü? Hayır, mantıklı bir açıklama bulmak mümkün değil. O zaman nedendir bu zahmet, bu ince işkence? Durun, kolayına kaçıp hemen benimsemeyin benim bu savımı. Çünkü bu sav, ''mantık'' sözcüğünün altı çizildiği için doğru. Her şeyi köşeli açıklamaya çalışsa, büyük bir mekanikleşme çukuruna düşer insan...
İşte soyut; sanatçının düşünce sisteminin muntazam mantığını algılamak isteyenler için değil, çerçevede teşhir edilen resmin aslında sanatçının zihnindeki heyecanların ''arka yüzünü'' yansıttığını bilenler için vardır. Soyut tutkunları, bağışlanamaz madencilerdir. Onlar; derinlerdeki, en dipteki cevheri sorgulamak için soyut resim tutkunu olurlar.
İşte bu resimle, kendimden bir arka yüz sundum. Sakın resimi çerçevesinden çıkarıp arkasına bakarak ön yüzümü bulmaya çalışmayın. Benim ön yüzüme, bu resimde ki harman sarısı tonlardan, üzerinde kelebekler uçurduğum kırmızı köşegenden ulaşmaya çalışın.Ve sol orta mekandaki turuncu kelebeğin varlık nedenini sorgulayın. Cevabını bulurmusunuz, bilemem... Ama huzur bulacağınız kesin.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 58
başa dön
***
Yırtılma
Peyzaj çalışırken içimi farklı duygular kaplıyor. Aslında ben iyi bir '' çiçekçiyim''. Basıp fırçayı resmi coşturmak, kreşendoyu hemen yakalamak daha kolay çiçekte.
Ama peyzajın, zihnimizden itemediğimiz bir çekim alanı var. Kış üşümesi mi, tarlaların bereketi mi; ufukta oluşturacağınız sonsuzluk, uçsuzluk duygusu mu ya da mistik ev silüetleri içinde yaşayanlara duyulacak merak kırıntısı mı peyzajın çekim alanı?
Peyzaj için fırçamı elime aldığımda, bulunduğum odanın duvarlarını yıkıp camlarını kırarak, zihnimde, fırçamın ucundaki o mekana ulaşmak bana büyük bir özgürlük duygusu yüklüyor.
Bedende, içinde bulunduğu mekanda olurken; beyinde, ta oralarda bir yerde, ama mutlaka doğru yerde olduğunu hissetmek anlatılması zor bir fiziksizlik duygusu veriyor insana. Aynı anda iki mekanda birden olabilmek... Acaba bu mümkün mü? Ben en azından deniyorum. Bazen beynimin çok derinlerinde yer alan bir peyzaja, bulunduğum odadan ulaşmaya çalışırken, orta yerimden yırtılma hissine kapıldığım da olmuyor değil! Ama fiziksizlik egzersizlerindeki daha derine ulaşma heyecanı, yırtılma hissinin uyandırdığı zihinsel sancıyı bastırıyor.
Bu peyzaj çalışmamda; ''kenar semtte'', yormayan bir dinginlik üretmek istedim.
Tepelerin ardındaki görünmeyen umut ışığını, gökyüzünde görünmeyen bir aynadan yansıtarak kenar semtin ön yüzünü aydınlatmak istedim.
Yani sizin anlayacağınız; biraz yırtılma duygusu yaşadım.
Sana iyi yolculuklar, dolaylı ışıkların aydınlattığı kenar semt!
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf:60
başa dön
***
Son Sarı Darbe
Ne siz ne de ben, yollarımızın bu resimle kesişeceğini düşünebilir miydik? Boyayı, tuali üreten, çerçeveyi yapanlar size bir gün konuk olacaklarını acaba akıllarından geçirebilirler miydi? Nedir? Kimdir bu büyülü randevuyu ayarlayan...
Bu sergiyle birlikte, resimseverlerle mektuplaşmaya da karar verdim. Bu; resimlerimdeki renk ve desen eksikliklerini yazı ile gidermek kaygısından değil, güzel sanatların her birinin diğerini zenginleştirdiğine duyduğum inançtandır.
Çünkü bir resmi beğenip alan kişi, o büyük macera romanının son sayfasını görmektedir. Sanatçının, ''Bu iş tamam!'' dediği, o son tuşu vurduğu ve resminin karşısına geçip yorgun bir tebessümü yüzüne yerleştirene kadar çektiği sancıları bu son sayfada görmek çok zordur.
Bu resimde gödüğünüz dışarıda ki karakışı, camın soğukluğunda hissettirmenin bana kaç uykusuz geceye mal olduğunu da anlamak zordur.
Dışarının dondurucu soğuğuna karşın, çiçeğin kan kırmızısında, evin içindeki mutluluğu yansıtma çabamın yattığı da başkası tarafından görülmeyebilir. Ya da pencerenin sol alt köşesine gizlenmiş iki kuşun, bu soğukta dışarıda olmak yerine evin içinde bulunmaktan dolayı, Tanrı'ya şükrettikleri fark edilmeyebilir. Resmime bakan kim ise, alt tarafta yorumladığım kilimi çevreleyen kırmızı çizginin, benden, depremde yaşamlarını yitirenlere yaptığım saygı dolu bir gönderme olduğunu düşünmeyebilir de...
Bu resme içi her nedense ısınan biri; penceremin sol üst köşesindeki pastel sarıyı ''son darbe'' olarak vurup, resmimi bitirdiğimi de bilmeyebilir. Çünkü benim için o son sarı darbe, dışarıdaki tüm soğuğa rağmen baharın bir gün mutlaka geleceğini simgelemektedir. Dikkat edin; çiçeğin henüz doğmamış yaprakları, o yöne doğru kollarını uzatmaya başlamışlar bile. Umuda yolculuk başlamış...
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf:62
başa dön
***
Yüz Bin Yıllık Uyku
Bu ara yaptığım resimlerin tamamlanmasına yakın, elimin resimdeki gökyüzüne doğru uzanıp bir Ay koymaya başladığını fark ettim. Sanki resim böyle istedi gibi geldi bana... Gecenin solukluğunu giderecek küçük bir ışık ihtiyacı... Belki de ona duyduğum bir vefa borcunu ödeme duygusu...
Nereden çıktı bu vefa borcu demeyin. Sizin de Ay'a vefa borcunuz var. Benden söylemesi...
İşte nedeni: yıllar önce izlediğim bir programda, konuşmacı; Ay'ın dünyamızda oluşturduğu gelgit etkisi nedeniyle, yaşamın denizden karaya geçişinin yaklaşık yüz bin yıl çabuklaştığını söyledi. O anda donup kaldığımı hatırlıyorum.
Demek ki; bugün, bu kimliğimle, bu sergiyi açan ben, sevgili Ay'ımızın neden olduğu gelgit olmasaydı şimdi burada olamayacaktım. Belki de bizler, bu Ay nedeniyle birer erken doğumuz... Belki davranışlarımızdaki bozukluklar, bu prematürelikten kaynaklanıyor.
İşte o anda, Ay'a karşı bir borçluluk duygusu kapladı içimi. Ben borcumu, bu resimlerimdeki Ay figürüyle ödeyip rahatlıyorum.
Peki, bu benim yaptığım da iş mi? Türkiye'nin bu ekonomik bunalımında, size bir de ''Ay borcu'' çıkardım. Kusura bakmayın...
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 64
başa dön
***
Zamanın Tersine Yolculuk
Sanatla uğraşanlar bilir. Resim yaparken, bir şey içinize sinmez. Dönersiniz dolaşırsınız, resmin önünden arkasından bakarsınız; bir eksiklik vardır, bir türlü bulamazsınız. Fakat görürsünüz ki o resim, bulamayacağınız o eksik için feda edilemeyecek bir cevher içermektedir. İşte beni en çok bu durumlar yorar. Çünkü eksik; resimde değil, sizdedir. Onu bulup gideremezsiniz, siz de eksik kalırsınız. Bu durum bazen bir gününüzü, bazense aylarınızı alır.
Yıllar önce yurt dışında, bir dostumuzun ofisinde, esprili bir duvar saati dikkatimi çekmişti. Saatin rakamları, saat yönünün aksi istikametinde sıralanmıştı; akrep ve yelkovan da saat yönünün aksine dönüyordu. İşin komik yanı; saatin altındaki tabeladaki ''Everything goes wrong in this office''(Bu büroda her şey tersine gider) yazısıydı. Daha da garibi ise; tersine gitsede akreple yelkovan, hep doğru zamanı gösteriyordu! Öyleyse; saati icat edenler, saat yönünü sola hareketli yapsalardı, bugün aynı espriyi sağ yönlü bir saat için yapıyor olacaktık. Şu dünya ne tuhaf değil mi? Ters, düz; düz ise ters olabiliyor ve her ikisi de doğru sayılabiliyor.
Bu düşünce beni rahatlattı. Farkına vardım ki; kendi eksiğimi gidermek için resmime acı çektiriyorum. Çiçeklerimin, aylardır, kendilerini üst ve alt zeminde coşkulu bir altın sarısı arasına sıkıştırıp izleyenlere yaşama sevinci vermek istediklerini görmemişim.
Resmimi o gün tamamladım.
Bunu; onun yeni dostu olan sizinle paylaşmak, benim bu resmime belgelemem gereken bir vefa bocumdu. Ödemiş oldum.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 67
başa dön
***
Yağlıboya
Kabullenmişim bir kere. Hiçbir şey benim kendi gerçeğimi kafamdan kazıyıp atamaz.
Bu gerçek; renklerin canlı olduğu, can taşıdığı gerçeğidir. Fabrikada hammaddeler karıştırılıp, diğer kimyasallar katıldıkça, boyalar can bulmaya başlar.
Özel renklerle DNA' ları şekillenen boyaların, tüpün içinde geçirdikleri dönem, bir kuluçka dönemidir. Bu kuluçka döneminin, dokuz ay on günü yoktur. Bazen bir hafta alır, bazen yıllar sürer doğumu bekleyiş.
Raftan indiğinde dışarıyı görmese de, yağlıboya anlar, doğumevine doğru yola çıktığını. Buna çok sevinir. Gün gelir; dışarıdaki gürültülerden; resim yapma hazırlıklarının başladığını hemen fark eder. Heyecanı artar boyanın.
Birgün o müthiş an gelir, tüpün kapağı açılır. Uzun bir aradan sonra, gün ışığını yeniden görmek; biraz boya kamaşmasına neden olsa da, artık keyif başlamıştır. Alttan bir baskı ile tüpten çıkan yağlıboya, kendini bir paletin üstünde bulur. Sanatçısı ile işte o anda tanışır. O anda o yağlıboya neler hisseder, nasıl bilmek isterdim size anlatamam. Herhalde şunları hisseder:
Tüpten çıktıktan sonra, bir anda kendini paletin üstünde bulan yağlıboya; ilk olarak paletten yukarıya doğru bakarak, sanatçıyı önce şöyle bir tartar. Kadın mıdır, erkek midir; yaşlı mıdır, genç midir; sanatçı tipi var mıdır yok mudur, bunları sorgular ilk önce.
Sonra, yan gözle palete sıkılan diğer boyalara bakar. Hemen arkasından da tualde gelişmekte olan resme... Bir süre, sanatçının resim yapışını izler. Boyayı alıp, fırçaya yedirişini, tuale vurulan tuşları ve her şeyden önemlisi, sanatçının gözlerindeki coşku, mutluluk ya da yorgunluk izlerini...
Tüpten yeni çıkan yağlıboya, işte o anda anlar sanatın ne kadar içinde ya da dışında yaşayacağını. Yani, bir bakışta yakalar kendi kaderini. Palet ile tual arasındaki fırça hareketlerini takip eder. Sonunda, fırça kendisine doğru uzanır. Fırça ile boya buluşur. Fırça boyanın içinde döner. O anda artık sanata yolculuk başlamıştır. Fırçanın ucundaki boya, paletten tuale doğru gider ve bir yere konar. O boyanın, yaşam boyu konumu artık orasıdır.
Resim bittiğinde, aynı tüpten çıkan renkler kardeş, diğer tüpten çıkanlarla arkadaş olarak yeni mekanlarında yaşamaya başlarlar. Bu bir muhteşem metamorfozdur. Çünkü onlar artık yağlıboya değil, gökyüzü, çiçek, ev, uçurtma ya da bir insan yüzüdür. Çünkü onlar, artık yağlıboya değil, sanattır.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 86-87
başa dön
***
Erol Akyavaş Olmak
Resim yaparken her zaman her şey düzgün gitmez. Tıkanırsınız.
İşte resimdeki en riskli an budur. Bu tip resimler özsuyu olmayan resimlerdir.
Bir ağaç düşünün, sakince yağan bir yağmurda, ağacın yaprağı da gövdesi de ıslanır. Yaprak da gövde de o ıslaklıktan, nemden bir miktar besin alır.
Toprakla buluşan damlalar ise; demlene demlene aşağı süzülürken, su olarak kendilerinde var olan değerleri toprağın bereketine katarlar. Kökün buluştuğu su, artık su değil, işte bu özsudur.
Kök; bu özsuyu o gövdeye, yapraklara gönderir. Bir ağaçta gerçek beslenme budur.
Resim yaparken sanatçı tıkandığında, özsuyunu aramak yerine, yapraktan beslenmeye çalışırsa, ortaya yine bir resim çıkar; ama onda neyin eksik olduğunu ancak anlayan anlar...
Her neyse... Sonunda her iki gruptan - alaylı ya da akademisyen - sadece birkaçı, tüm engelleri aşar ve bu sanatın yıldızı olurlar.
Sergileri büyük ilgi çeker, medya ilgisi artar, yurt dışı teklifleri başlar. Aristokraside, resimlerden birini edinmek ''in'' olur. Resimlerin fiyatları kanatlanır. İşte son kritik aşama buradadır. Çünkü sanatta yıldız olmak zordur; ama yıldız kalmak çok daha zordur. Yani çok zordur örneğin bir Erol Akyavaş olmak...
Ben bu karenin neresindeyim? Bilemiyorum. Onu siz bulacaksınız.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 94
başa dön
***
Bağ Bozumu
Hep öyledir ya, her şey bir eşikten çıkana kadar. Gerisi kolay. Gerçekten öyledir.Bir yanı hep isyan etde de kabul edicidir insan. Resimleri infaz memurları alıp götürdükten sonra genelde artık ağlanmaz. Durum, içine sindirilmeye çalışılır.
Kabullenme duygusu hakim olmaya başlar. Ağlamış gözünüz mızmızlanır, ''Duvarlar boşaldı, ev renksiz kaldı'' diye. Gülen gözünüz, ''Merak etme. Artık zamanı gelmişti. İnşallah iyi bir kısmeti çıkar.'' diye teselli eder diğerini.
Bundan sonra ise açılış kokteyline kadar en sancılı dönem başlar.
Resimler gitti, el sıkışıldı. Sergilenecek... Peki, neyin nesidir bu sancı?
Bu sancı, sizin bildiğiniz bir sancı değildir. Bu; kokteyle hazırlanma, görücüye çıkma sancısıdır. Resimlerde desen ve renk artık önemli değildir. Şimdi yapılacak olan yoğunlukla kilo vermek, giysi seçmek, sorulacak entel sorulara hangi entel cevabı yapıştıracağınızın antrenmanını yapmaktır.
Kadınsı bir tarafınız; küçük küçük kanasa bile, siz de teslim edersiniz ki; artık onların yuvadan uçma zamanı gelmiştir.
Bir ressamın bağbozumu, işte böyle bir şeydir.
Geride Resimler Kaldı bölüm:Tualden kağıda düşenler syf: 96
başa dön